Kayıtlar

kalk yerine yat

Resim
 bir yaz daha bitti işte. mütedeyyin insanların ramazan'ı sağ salim bitirip "hayırlısıyla bir kere daha görmek nasip oldu" demeleri gibi, yaz için hislerim tıpkısının aynısı.  bu yıl da 'nasip oldu'. bu yıl da sabah günışığı daha yatakta yatarken dürttü, denize girdik, karpuz yedik, ıslak saçla aman sinüzit olup yataklara düşer miyiz diye korkmadan dışarılarda açık havalarda gecenin körüne kadar oturduk.  ben bu yaz biraz daha pervasız olabilmeye yaklaştım. (oldum diyemem, gidecek yolum uzun). ama daha sık 'öeff canımı mı alacaklar' diyebildim. bugün eylül'ün 9'u. aydın'ın kurtuluşu. eskiden, bulunduğun yer için büyük önem taşıyan tarihlerin başka yerler ve zamanlarda bir detaya dönüşmesi, ne tuhaf şey di mi? bazen de değil. hayat böyle. bugün gündem beni çok boğdu. son 20 yıldır falan böyle de. biraz artarak geldiler bugün. oysa pek de çaktırmadım kimseye. böyle oluyor zaten: sanki beni pek etkilememiş gibi sandığım şeylerin birden  aslında iç...

your heart is beating, isn't it? you're not in chains, are you?

Resim
" Sometimes you need a stranger to talk to Sometimes you need to go to the observatory Sometimes a movie star's eyes gets you through the love and the lies Sometimes you need a stranger to walk with " rufus wainwright arkada çalıyor. bu şarkısını yakın zamanda keşfettim. bana hep feneryolu'nun akşam üstü, sessiz ve yere düşmüş yapraklarla kaplı sokaklarını anımsatıyor. usul usul yürümelik. bazen gerçekten de öyle. bir yabancıya içindekileri dökerek anlatmak- çantanı yere döküp içinden bir şeyi arayıp bulmak gibi- gerekiyor. başka türlü çok yoruyor. aynı şeyleri, farklı insanlar anlatanlatanlat... yine buraya uzun zaman gelmemişim. hep yıl dönümlerinde, gün dönümlerinde, özel zamanlarda geldiğim gibi yine damladım. neler olmuş yine onca zamanda? beşiktaş'tan taşındık. hala arada kaçıp boş salonda oturup, bahçeye bakmayı çok seviyorum. taşınmadan önce de o eve gidip, hayatımın cehennem halinden kaçıp yeni kararlar alırken o bahçeye bakmış ve bir karar daha vermiştim...

everything was beautiful, and nothing hurt.

Resim
 "ben ne zamandır tiroid ilacı stoklayan birine dönüştüm?" sorusunu kendime sorarken yakaladım kendimi az önce. bir ara olmuş demek ki, ben de o esnada yılları kaçırmışım. zaten böyle oluyor, insanın hayatında bir yıl veya bir yaş geliyor; artık ne oluyorsa o esnada kapı mı çalıyor yoksa haddinden fazla uzun bir öğle uykusuna mı yatıyor, aa bir bakıyor bıraktığı yerden çok uzaklaşmış zaman algısı. benim için o mihenk taşı sanırım 2005. neden? çünkü üniversite mezuniyetimin yılı. bu da bir tuhaf: üniversite mezuniyeti. oysa ben hala her hafta (resmi izinler dışında) o okula gidiyorum. ama artık roller değişmiş. oysa sahiden değişmiş mi? bazen içimden, lisans yıllarımda yaptığımız gibi dersi boşverip taksim'e arkadaşlarımla tabu oynamaya ve sonra viktor levi'de sarhoş olana kadar ucuz şarap içmek geliyor. minik bir sorun var: eski beyoğlu viktor levi artık yok ve arkadaşlarımın da bugünlerdeki gündemi çocuklarının servis ve ders kitabı ücretleri. sonra peki diyorum, yük...
Resim
ara ara yazıyorum, en çok da mevsim dönümlerinde soluklanıp buraya geliyorum. hala burayı kim okuyor pek bilemiyorum. (okuyan varsa parmağıma mum diksin- ne güzel ya, çocukluğumuzdaki kuş dili gibi bir şey bu) "sana demiştim, dünya büküldü". şimdi arkada bu şarkı çalıyor, yakın zamanda keşfettim. bugün 12 mart 2022. istanbul'a lapa lapa kar yağıyor. şaşkınım ama artık pek de şaşmıyorum pek çok şeye. neyse, dönelim neler oldu konusuna. beni tanıyanlar son yılları ve günleri biliyordur. bilmeyenler içinse şöyle özet geçeyim: pembe, beşiktaş, balonlar, baloncuklar, papyon, valentine & miu miu, seviç, pasta, evet, repliğini unutan nikah memuru, çiçekler, tohumlar, soğuk hava, çokça mutluluk, kahkaha, sevdiklerimiz, ailelerimiz, dostlarımız, öğrencilerim, canlarımız. ne kadar öngörülemez bir şey insan yaşamı, biri gelip yıllar önce söylese "ya hadi be" der miyiz acaba? (- kesin derdim!) az önce bir kere daha modern love izledim, hani üstü açık arabada eski kocası...

2021.

Resim
  işte yeni yıl geldi. ve hatta yeni yılın ilk ayının ortasına geliverdik bile.  bu yıl olan 'olağandışı olaylar'dan 2020 yılını sorumlu ve hatta suçlu tutup, her şeyi 2020'ye yükleyen çokça insan oldu. 'bit artık 2020!' dediler, 'bu yılın başından daha belliydi olayların nasıl gelişeceği' dediler.  ben ise 2020'ye ve suçlanan diğer 'şey'ler neyse onlara büyük haksızlık yaptıkları kanaatindeyim. yıl sadece gelişigüzel bir rakamlandırma, bir zamanı bölme aracı değil mi dostlar, romalılar? neyse, konuyu dağıtmayayım. 2021, herkesin evlerinde karşıladığı bir şekilde geldi. sessizce, elimizdekine, hayatımızdakine, içimizdekine şükrederek girdik bu yeni yıla. sanırım insanlık olarak beklentileri düşürmenin, esas olanın 'beklentisizlik' olduğu konusunda daha bir hemfikir olduk. olan herhangi bir şey karşısında 'hah öyle mi? şahane!' der bulduk kendimizi.  adettendir, her yeni yılda yapmak istediklerini listeler insanlar, hedeflerini koy...

37.

Resim
yılbaşı zamanı insanın içine sıcaklık ve mutluluk katan bir filmin ilk sahnesinde şöyle derdi: 'eğer sevgiyi görmek isterseniz, havalimanlarına gidin. orada birbirini bekleyen, kavuşan, birbirine mutlulukla sarılan insanları görünce gerçek sevgiyi oracıkta göreceksiniz'. benimki de biraz ona benzer aslında, insan nasıl bir hayat yaşayıp o herkesin peşinde olduğu mutluluk ölçeğinde nerede olduğunu görmek için eski fotoğraflarına bakması yeter gibime geliyor: neler yaşanmış, kimlerle neler olmuş, nerelere gidilmiş, neler yapılmış, geride ne gibi hisler kalmış... ben deyeni yaşıma 5 dakika kala oturdum eski fotoğraf rulosunda sırayla gezindim. ve gördüm ki gidilen yerler, yaşananlar, yenilenler içilenler, konuşulanlar, konuşulmayanlar, okunanlar, yazılanlar yani hepsiyle ne güzel yaşamışım....ne mutlu bana. dün bana erken bir sürpriz doğum günü partisi yaptılar. hem de ne sürpriz. ve şunu fark ettim: hayatın hayhuyu içerisinde debelenirken aslında ne kadar çaba harcasak da her an ...

bir mezuniyet daha.

Resim

'ne yaptım biliyor musun? daha çok şarkı söyledim'...

Resim
şimdi yazacaklarım, bu blogda diğer yazdığım her şeyden daha absürt ve inanması zor olacak sevgili okur, seni uyarıyorum. (ki hatırlarsan, zamanında benim dışımda kimseye ulaşmadığını düşündüğüm bu blogda 2016'da temmuz'da yaşanan o garip durumu yazmış ve o zamanlar bunun belki de en garip şeylerden biri olduğuna inanmıştım... peh...evren gerçekten de insanı şaşırtmayı seviyor.) aralık 2019'da uzakdoğu'da bir virüs çıktı ve sonra (buraları aşırı hızlı geçiyorum) bütün dünyaya yayıldı. şu anda evlerimizde oturuyor, dersleri uzaktan anlatıyor, dışarıya yemek ve ilaç almak dışında hiç çıkmıyoruz. sabahları kalkıyor, günümüzü bir şekilde geçiriyor, akşamları da uyuyoruz. gönüllü karantina diyoruz buna. birileri bizler hayatımızı idame ettirebilelim diye işlerine gidip gece gündüz çalışırken bizim yaptığımız en fazla dışarı çıkıp virüsü daha fazla yaymamak oluyor. düşünüyorum da, hayatta her şeyin tanımı ne kadar da kolay değişiyor. fedakarlık, zorluk, sıkıntı, lüt...

semra.

Resim
semra'yı ilk kez henüz bebek-çocuk arası bir yaşımdayken tanıdığımı hatırlıyorum, öyle ki o zaman daha tam konuşamıyorum ve etrafımdakilerle iletişimimi genelde ağlayarak idame ettiriyorum. denizli'de, babamın doğup büyüdüğü 'köy'de tanıdım ilk onu. ben 4-5 yaşımda filansam semra en az 15-16 yaşındaydı. kabarık, karmaşık saçları vardı hep, tam olarak konuşamaz, garip sesler çıkarır, derdini de genelde sesini alçaltıp yükselerek anlatırdı. yani semra ile ben aynıydık bir nevi. ben semra'dan çok korkar, onu ne zaman görsem ağlardım. o ise, benim tüm bu hainliğime rağmen beni çok severdi, bunu da çok net hatırlıyorum. beni her gördüğünde, normalde çok net ifade edememesine rağmen kendini ağzından net bir 'esraa' çıkardı. her seferinde, kocaman gülerdi. gülerek söylediği adım beni hep ağlatırdı. semra'yı 'aklı hafif' diye, akıllarınca köy yerindeki erkeklerden daha az akıllıymış, normalmiş gibi belledikleri için ciddiye almazlar, itip ka...

teneffüs.

Resim
yarın okulun ilk günü. bir gün, her günkü oyunlarını oynamaya ve öğle uykularını uyumaya ve salça ekmeklerini yemeye devam ederken çat diye neden önlük denilen bir kıyafeti giyip evden uzaktaki okul adındaki bir kalabalığa götürüldüğünü anlamayan, anlayamayan, neden bunu yapmak zorunda olduğunu sorgulayan ama bir yanıt bulamayan, korkan, çok korkan, çok çok çok korkan, geriye dönmek için ne yapması gerektiğini düşünen ama buna da bir yanıt bulamayan, evden, oyuncaklarından, hep oynadığı bahçeden ve sokaktan ve balkondan ayrılıp başka bir yere gitme düşüncesi tarafından sarsılan, 'gocuğunun' cebinde dün akşamdan kalan bebeğinin biberonunu elini cebine attığında fark eden, sevinçle o oyuncak biberonu bütün gün elinde tutan, o oyuncaktan güç alan, onu zorla oraya alıp götüren şeyin karşısında bir güç kazandığını hisseden, eve döndüğünde okul denilen yerden hiç bahsetmeden anneannesiyle sessizce oturup varlığına geri dönmeye çalışan  tüm çocukların adına,  hala,  ...

yara.

Resim
' yaraya gülümsedim, her sabah. yarayı önemsedim'. yaralarınızı sevin. onlar sizi siz yapan şeylerin başında. siz.siniz. heps ile.

şu an. şimdi.

Resim
blogum da kişisel günlüğüm gibi; ne zaman ki koşturmuyorum, nefeslerimi hızlı hızlı geçiştirmiyorum, o zaman bir vesileyle aklıma geliyor ve hemen gelip iki satır da olsa bir şeyler karalamak istiyorum. ve işte, yine geldim sevgili internet güncem. esasında seni benim dışımda kimsenin okumadığına yıllar boyu çok emindim. ta ki bir çok sevdiğim biri bana kendini belli edinceye dek. ne güzel, di mi? eskiden (fiziksel günlüğümde de, buradaki blogumda da ) olan biten neyse bir tarihyazar gibi, bir kütüphaneci gibi her şeyi kronolojik olarak yazma arzusu içerisindeydim, sanki yazmadıklarım hayatımda olmamış, beni ben yapan şeylerin arasında yokmuş gibi korkuyorum herhalde; kimbilir? sonrasında- yetişememekten, bazen de olan biteni, hissettiklerimi kabullenmemekten ve bunu istememekten- bunu yapmayı bıraktım. hem zaten zihnimiz, belleğimiz, olmadık yerde burnumuza çalınan bir kokunun bizi çat diye yıllar öncesindeki tam da o ana, yere, kişiye götürmesi bunun için değil miydi? ...

icimdeki ses.

Resim
bazen eski defterlerimi karistiriyorum. hayir, itiraf ediyorum, eski defterlerimi siklikla karistiriyorum. kelimenin her iki anlaminda da yapiyorum. oysa neden yapiyorum bunu? ah bir bilsem..bilmiyorum. neyse... ve eski defterlerde goruyorum ki aslinda cok degismiyor insanlar. kabul. belli konularda goruslerimiz degisiyor, evriliyor vs ama bizi biz yapan bir "hat" var altta yatan, hah iste o kaliyor hep. ben ona 'ses' diyorum. bazilari tutarlilik diyor, bazilari bicem, aksit gokturk ne derdi acaba yasasaydi rahmetli.. (o da bicem derdi kesin) bu ses beni hep takip ediyor: eski defterlerden kaldiriyor kafasini, yenilere geliyor, tramvaydayim o da orda, uyuyayim diyorum, "daha erken ne uyumasi ya, ohoo daha eskilere gidecegiz yenileri dusunecegiz" diyor. sabah fakulte var, o olmasa kabin var diyorum; yok zinhar dinlemiyor. oyle karsilikli lafliyoruz. bazen susuyoruz (-ki o susma da aslinda bir diyalog kendi icinde), bazen bir bankta gelene gecene bak...

i have my little pleasures/this wall being one of these

Resim
ilk yaz artik hep gec geliyor hayatimiza. uzunca bir kis gecirip arada guzel gunesli gunler yasayip sonra yine kapali gunler gorup hooop yaza geciyoruz. doga ananin da dengesini bozduk, o ne yapsin? biz de ona ayak uydurmaya calisiyoruz... bugun bir 4 yilin daha mezuniyetini yaptik. her gecen yil cocuklari mezun etmek daha zoruma gidiyor. yaslaniyor muyum ne? bu yil arka bahcemizdeki kuslarimiz, kumrularimiz, saka kuslarimiz hic eksik olmadi; gece gunduz demeden ottuler, bizi sarkilariyla bezediler...sukurler olsun... bu yil ailemiz genisledi, saglikla buyudu, sukurler olsun bir daha ve cok kere.... bu yil onemli olanlari, o kadar da cok onemli olmayanlari, olmasa da olanlari, "amaaan bosver" olanlari gorme firsatim oldu, 3. gozum degil belki ama 2.5. gozum acildi, bin sukur... simdi el degmemis bir yaz bizi bekler...yeni bir yas, yeni tecrubeler, yeni anilar. o halde Toricigim bizim icin soylesin mi? "...i have no need for a sea view     for a sea view ...

" I don`t do too much talking these days"...

Resim
bugunlerde beynimin arka planinda hep Nico`nun these days sarkisi caliyor. bitiyor, bastan aliyor..yine, yeniden, surekli... bugunlerde, yeni yila bile kotu haberlerle girdik, gerginligi kaniksamaya yakinlastik, gogsumuz hep dar, nefesimiz hep tutuk, adimlarimiz hep hizli. neyse ki uzun zamandir yagmayan fakat dort gozle beklenen kar kenti orttu de biraz sakinlestik, evlerimizde oturduk, battaniyelerin altinda soluklandik, okumadigimiz kitaplari raftan aldik, normalde usenip demlemedigimiz caylari demledik, kahveleri yaptik. buruk da olsa bir oh be dedik sanki. ben karin kenti orttugu zamanlarda en cok kente coken sessizligi seviyorum. baska hicbir zaman boyle bir sessizlik goremezsiniz cunku. belki yazin basinda, okullarin kapanmasiyla herkesin yazliklara akin ettigi donemin ilk Pazar gunu...o gun de sakin bir sukunet coker her yere... ama kar sessizligi baskadir. gereksiz laflar edilmez, oyle uzun uzadiya konusulmaz. uykular geceden gunduzlere sarkar, gece normalde kapa...

boyle zamanlarda

boyle zamanlarda akil sagligimi ve gogus kafesimi tori amos dinleyerek, meditasyon yaparak, derin derin nefes alarak kontrol altina almaya calisiyorum. yoksa her sey buyuk bir bosluk. sikica beline bagladigin bir kusak gibi bu gunler bu topraklarda.. ya sabir ya sabir...

repetition.

Resim
bangır bangır dört yanımdan gelen ezan sesleri. sabah tramvayda iç sesimi bile bastıran arap turist sesleri. neyse ki fakülte boş. arada birkaç adım sesi duyuyorum,o da normal zaten. bugün hemen hemen kimse yok fakültede. neden mi? çünkü üniversitenin resmi açılışını yapıyoruz ve öğrenciler bugün okula giremiyor. ironik topraklara hoşgeldiniz; burada geçer akçe absürdlük. ve giderek aklımızı yitirıyoruz... bu sabah uyandık ve birden güz/kış yüzümüze çarptı. soğuk, yağmur, trafik, zaten az gülerken hiç gülmeyen yüzlere döndürdü ortalığı. neyse ki gökyüzü hala bizimle, ona bakmak hala serbest. bugünlerde biraz toleransım düşük, normalde gülen yüzüm daha seçici. bugünlerde eskileri daha çok hatırlıyor, tuttuğum çeteleleri daha sık ortaya çıkarıyorum. belki daha çok kızgın değilim ama çok da iyimser değilim sanki; mesela bugünlerde yüzleştim eskiden yeşilliklerle dolu olan İstiklal Caddesi'nin asla bir daha eskisi gibi yeşil olamayacağıyla. veya eskiden gizli yerim olan Fındık...

"dayanamıyorum artık, ağaç olmak istiyorum, su olmak istiyorum"...

Resim
bu aralar hep sabah 4 gibi uyanıyorum, neden ben de bilmiyorum... o gece de sabaha karşı yine uyanmış, uyumaya çalışırken vazgeçmiş, bari haberlere bakayım demiştim. keşke demeseydim.  Tarık Akan ölmüş diye okudum, twitter'a baktım, birkaç tweet gördüm, 'aman' dedim, 'yine kimbilir ne asparagas haber peşinde millet', umursamadım. sabahın ilk saatlerinde hala ayakta kalmanın verdiği yorgunlukla sızmışım. sonrası kötü haberin tez duyulduğunun kanıtı... Tarık Akan veya Ferit yokmuş artık. Akciğer kanserinden ölmüş.  Oysa biz, bir nesil, onun filmleriyle şenlenmiş, Pazar akşamları yaşanan okul günü sendromunu onun tok sesiyle, camgöbeği kazağıyla aydınlanan mavi gözleriyle atlatmış, Hababam'da o çıktığında kulaklarımıza varan ağzımızla ekrana bakmış durmuştuk... şimdi artık boşluğa yenileri eklendikçe boşluk giderek büyüyor. tek yapmaya çalıştığımız ise, boşluğu diğer güzelliklerle doldurmaya çalışmak...artık elde ne varsa...
Resim
her yaz baska baska dertlerimiz olurdu da bu yaz baska yerlere surukledi hayat bizi. bu sefer, her birimiz, belki de hic olmadigi kadar sorguladik pek cok seyi, yasamlar film seridi gibi akti gecti gozlerimizin onunden. bense bu sureci, ne zamandir uzerinde calistigim; daha birakin cirakligi, kapidan iceri adim atmayi bile basaramadigini dusunen avare bir ruh olarak, icsel surecim icin bir an olarak gormeye karar verdim: asiri tepkilerden kacinacak, cok sinirlenmeyecek, cok ofkelenmeyecek, cok uzulmeyecek, butun "cok"lardan mumkun mertebe kacacak ve sansliysam bir dinginlige ulasma yolunda bir adim da olsa atacaktim. yasam ogrenmeyle devam eden, sonsuz bir surec. 33 yasindayim. hayatimin onemli bir kismi okulda, okuyarak, yazarak, kafa yorarak gecti- hala geciyor, hala hic bir sey bilmiyorum, hala ogrenmeye devam ediyorum. ancak, kendini hic bilmeden, hic bir an bile duraksamadan butun 'yanit'lara sahip oldugunu dusunen bur guruh var ki onlari gorunce agzim ...

6.12.2015.

Resim
"  Evet hatırladım   Küçük basit şeyler  Yetiyor kederlenmeye  Ya mutluluğa" Cahit Zarifoglu okudum bugun, uzunca bir aradan sonra... Boyle unuttugum, ne zamandir okumadigim satirlari arada bir hatirlayip okumak iyi geliyor, eskiye donuyorum, yeniye gidiyorum, tazeleniyorum filan falan... Kucuk basit seyleri bazen unutuyoruz, gormuyoruz, goz ardi ediyoruz, ne aci. Oysa bize bizi hatirlatan detaylara, kokulara, yazilara, satirlara, dokulara vb ne de cok ihtiyacimiz var. Bugun gunesli bir Aralik Pazar gunuydu.  Boyle gunlere belki de en cok, ogleden sonra, gun batmadan once icilmeye baslanan (beyaz) sarap iyi giderdi.