your heart is beating, isn't it? you're not in chains, are you?




"Sometimes you need a stranger to talk to

Sometimes you need to go to the observatory

Sometimes a movie star's eyes gets you through the love and the lies

Sometimes you need a stranger to walk with"

rufus wainwright arkada çalıyor. bu şarkısını yakın zamanda keşfettim. bana hep feneryolu'nun akşam üstü, sessiz ve yere düşmüş yapraklarla kaplı sokaklarını anımsatıyor. usul usul yürümelik.

bazen gerçekten de öyle. bir yabancıya içindekileri dökerek anlatmak- çantanı yere döküp içinden bir şeyi arayıp bulmak gibi- gerekiyor. başka türlü çok yoruyor. aynı şeyleri, farklı insanlar anlatanlatanlat...

yine buraya uzun zaman gelmemişim. hep yıl dönümlerinde, gün dönümlerinde, özel zamanlarda geldiğim gibi yine damladım.
neler olmuş yine onca zamanda?

beşiktaş'tan taşındık. hala arada kaçıp boş salonda oturup, bahçeye bakmayı çok seviyorum. taşınmadan önce de o eve gidip, hayatımın cehennem halinden kaçıp yeni kararlar alırken o bahçeye bakmış ve bir karar daha vermiştim. iyi ki de yapmışım. yeni evimizi de çok seviyorum, bir bahçeye bakıyor ve bir zeytin ağacı var.

doçent oldum. benim için büyük önemi olduğundan değil. (ünvanlara inanmıyorum). ama yaptığım şeylerin bir yerlerde, birileri tarafından onay gördüğünü görmek sanırım egomu besliyor. bir engeldi, aştım gittim değil ama bir seviyeydi, bunu da geçmiş oldum. (içses: seviyeler aşıldıkça daha mutlu olacağımı düşünüyordum ama böyle olmadığını her gün görüyorum).

sonra harika bir yaz geçirdim. denizdeydim, sudaydım, güneşin altındaydım, kumun üzerindeydim. tam oradaydım, yazın kalbindeydim. 

sonra bir şeyler oldu. önce ne olduğunu anlayamadım. sonra biraz kendimi suçlayarak kendimden şüphe ettim. "sen mi yaptın ya?" dedim. bunu kendime yapmamalıydım. 41 yıl, kendimin yanında sürekli ben varken, başkaları da varken ama en çok ben varken; bunu nası nasıl nasıl yaparım? diye yemişim kendimi. sonra anladım. dişlerimi bileğimden çıkardım. "uzanıp kendimi yanaklarımdan öptüm".

"kış bitmiyor bu sene/bitmiyor bazı şeyler/sürüm sürüm sürünüyor" şarkısı gibi biraz bugünler. 
kabuk değiştiriyorum gibi, ayağımın altındaki halıyı çekiyorlar gibi, "hadi sen artık bizle oynama, git şurda takıl, top bizim" diyorlar gibi, "your heart rate is significantly higher than your usual range" diyen apple watch uyarısı gibi.

belki anlarım azcık daha beklersem diyorum, pek de anlayamıyorum. biraz uyursam geçer diyorum, sonra sabah 4'te uyanıyorum. annemle konuşursam belki unuturum diyorum, telefonu kapatınca eski halime geri dönüyorum. biraz yürürsem daha az hissederim diyorum, yol bitiyor. s.'yle buluşursam biraz kafam dağılır diyorum, dağılıyor da, ama sonra evlere dağılıyoruz. c. bana ne güzel yemekler yapıyor, yersem kesin iyileşicem diyorum, yemek bir noktada bitiyor. mary'ciğimi okursam kırıklarımı bir nebze de olsa toparlarım diyorum, toplayamıyorum (ama yardımı oluyor, yalan söyleyemem).

sonra, tüm bunlardan sonra, biraz küntleşiyorum. geçmiyor da zihnimin dişlilerinde öğütülüyor herhalde yaşananlar.
tarak dişleri gibi, kalan kalıyor, düşen düşüyor.
   -ha sahi, bu esnada artık saçlarım da uzun değil. 

bu sayıklamalar postunu da böylece bitireyim sevgili adsız okurum.
kim okuyor bilmiyorum. ama ben dönüp okuyorum.
  - ve bu da yeter.

o halde mary oliver'cığım bizler için söylesin bu aralık gecesi:


"There is nothing more pathetic than caution 
when headlong might save a life, 
even, possibly, your own."

di mi?

     evet.



Bu blogdaki popüler yayınlar

everything was beautiful, and nothing hurt.