everything was beautiful, and nothing hurt.






 "ben ne zamandır tiroid ilacı stoklayan birine dönüştüm?" sorusunu kendime sorarken yakaladım kendimi az önce.

bir ara olmuş demek ki, ben de o esnada yılları kaçırmışım. zaten böyle oluyor, insanın hayatında bir yıl veya bir yaş geliyor; artık ne oluyorsa o esnada kapı mı çalıyor yoksa haddinden fazla uzun bir öğle uykusuna mı yatıyor, aa bir bakıyor bıraktığı yerden çok uzaklaşmış zaman algısı.

benim için o mihenk taşı sanırım 2005. neden? çünkü üniversite mezuniyetimin yılı. bu da bir tuhaf: üniversite mezuniyeti. oysa ben hala her hafta (resmi izinler dışında) o okula gidiyorum. ama artık roller değişmiş. oysa sahiden değişmiş mi? bazen içimden, lisans yıllarımda yaptığımız gibi dersi boşverip taksim'e arkadaşlarımla tabu oynamaya ve sonra viktor levi'de sarhoş olana kadar ucuz şarap içmek geliyor. minik bir sorun var: eski beyoğlu viktor levi artık yok ve arkadaşlarımın da bugünlerdeki gündemi çocuklarının servis ve ders kitabı ücretleri.

sonra peki diyorum, yüksek lisansa döneyim ve...aman neyse master'da dönülecek pek bir şey. memedali bey, hakkımı doktoradan yana kullanmak istiyorum. manyak y. ile ders sonrası tomtom sokak'a gidip anırarak gülmek ve içmek. sahi y.'nin babası öldüğünden beri ne sesi çıkıyor ne soluğu, o şen kahkahası artık soldu. zaten asmalı da b.k gibi bir yere dönüştü. şimdi gitsen her yer gratis ve penti. (sahi o kadar çok pijama ve çorap ve far setine kimin ihtiyacı olabilir ki? neyse, konumuz bu değil)

akşamüstü babamla konuştum. bana her zamanki gibi "canını pek sıkmamaya çalış" dedi, babamın sevgi dili bu: dünyanın ve ülkenin ve herkesin geleceğinden büyük endişe duyup varoluş krizi geçiren küçük kızını panik ataklarından korumaya çalışıyor. 

"merak etme ehtiyar" dedim ona (benim sevgi dilim de bu). "artık çok az şey hakkında endişe edebiliyorum; bıraktım gitti". (oysa bırakmadım, sadece her şeye aynı anda yetişecek kadar içim sıkılamıyor).

bazen yaşam uzun, upuzuuun bir savasana gibi: bitmeyecek gibi geliyor ama bir bakıyorsun: hop, süre dolmuş.


so, it goes...


e.


Bu blogdaki popüler yayınlar

your heart is beating, isn't it? you're not in chains, are you?